Bazı tatlar hiç değişmez, bazıları ise bir daha asla tadılmaz.


1974 yılında basılmış bir yemek ansiklopedisi ile buldum kendimi bu sabah.


Bugün yaptığım iş ve bulunduğum ortamlar düşünüldüğünde, gastronomi ve yemek alanında aslında çok yabancı olmamakla beraber işin tam olarak içinde olduğum yadsınamaz bir gerçek. Elimdeki yemek ansiklopedisini anlatıyor olmam ilk etapta normal bulunabilir ancak bu kitabın bana ulaşma şekli gerçekten hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını gösteriyor diyebilirim.


Bu kitabın ikinci sayfasında Büyükbabam Mustafa Akkök’ün el yazısı ile yazılmış ismi ve imzası var. Bu benim için inanılmaz kıymetli. Çocukluk yıllarımda tüm tatil günlerim onun yanında geçti diyebilirim. İnanılmaz donanımlı, bilge bir insan olan büyükbabam, 1974 yılında basılan bu kitabı evinin kütüphanesinde saklamış ve o yıllarda çok az insanın tanıdığı pek çok dünya mutfağı ürününü deneyip tecrübe etmişti...


Damak tadı çok sağlamdı her tadı ayrı ayrı değerlendirir ve hep en iyisini bilirdi ve tabi ben o yıllarda tüm bunlara çok yabancı olduğum için onun kütüphanesinde bu kitap hiç dikkatimi çekmemişti ; yıllar sonra ben 17 yaşındayken kaybettik büyükbabamı ve sanırım beni oraya o eve bağlayan tek insanı kaybetmenin üzüntüsü ile yıllarca gitmedim hiç adeta memlekete küsmüştüm , okul hayatım ,iş hayatım derken yıllar sonra Göksun'da yaşayan kuzenim Tuba'ya Büyükbabamın kütüphane odasından hatıra bir kitabım olmadığını söylediğimde birkaç dakika müsaade istedi ve sonra elinde bu kitap ile geldi. O an yaşadığım duygu tarif edilemezdi. Kütüphane odası ve binlerce kitabı olan Büyükbabamdan benim payıma  yemek tarifleri kitabı düşmüştü ve bu gerçekten çok etkileyiciydi.


Şuan elimde tuttuğum bu kitap beni buradan aldı ve zamanda yolculuğa çıkardı aslında şahit olduğum belki de kafamın içinde kodladığım pek çok detayı hatırlattı ; aslında bugün yaptığım işin geldiğim noktanın temelinin nerede atıldığını da görmüş oldum diyebilirim . Aslında farkında olmadan farklı lezzetleri tadmış hatta pek çoğunu kodlamıştım kafamda.


Sararmış yapraklarını karıştırdığım kitabın her sayfasında işim çıkıyor karşıma. 1974'de yazılmış tariflerde balsamik sirke ve parmesan peyniri kullanıldığını okuyorum. Bugün iş hayatımda çoklukla anlattığım pek çok üründen bahsediyor. Diyorum ya hiçbir şey tesadüf değil aslında! Bazı bilgilerim o günlerden insanlarla pekişiyor. Bu durum beni daha da mutlu ediyor.


Birkaç gün önce babamın bir arkadaşı ile karşılaştım ve çok güzel bir sohbet geçti aramızda. Söz konusu amca büyükbabamı çok iyi tanıyor ve anlatırken gözlerinin içi gülümsüyordu. Geçenlerde Göksuna gittim dedi; büyükbabamın evinin önünde durmuş duvarları dökülmüş, hırpalanmış çok kötü olmuş dedi. Bunu söylerken gözleri doldu. Neden duygulandığını sordum, gül bahçesi yoktu dedi. Ben de hüzünlendim. Öyle  güzel bir gül bahçesi vardı ki; yurt dışından getirdiği tohumları özenle eker, fidanlara çocuğu gibi bakardı büyükbabam. Çok gül çeşidi vardı hatırlıyorum dedim. 68 dedi hiç tereddüt etmeden ve başladı anlatmaya.


O kadar çok çiçek ve gül çeşidi vardı ki bahçede, yalancı cennet diye anılırdı dedi. İnsanlar sadece görmek için gelir, dokunmaya kıyamazdı dedi. Hoş dokunmalarına da asla müsade etmeyecek biri vardı ve herkes çok çekinirdi; Kocaoğlan lakaplı büyükbabandan. Anımsıyorum öyle güzel kokardı ki o güller, dalından ayrılan yapraklar toplanıp reçel ve şerbet yapılır, yoğun kokusu tüm işlemlerden sonra dahi dalındaki gibi kalırdı. Sahi o reçelin kokusu da tadı da hiç çıkmadı karşıma benim. Oysa çok demoya katıldım, çok tadım yaptım. Ama o kokuyu hiç alamadım ve anladım ki bazı tatlar bir daha karşınıza çıkmayabiliyor, bazıları ise hiç değişmiyor.


Adnan amca o gün evin bahçesinde gezerken elma ağacında kalmış birkaç elmayı toplamış eve götürmüş. Bakımsız bahçede kendi kendine açan gülleri toplamış. Elmaların tadını, güllerin kokusunu uzun uzun anlattı bana ve sonra dedi ki; sahip çıkmalıyız kızım bu değerler. Bizim bunları korumamız gerekir. Evet haklıydı. Tüm bunları düşndüğümde değerlerimize ne kadar sahip çıkmamız gerektiğini anladım.


Akabinde biraz daha araştırmaya koyuldum. Kaç ürünü koruyabiliriz, kaçı koruma altında ve bunların kaç tanesini biz dünyaya tanıttık. Hatta kendi ülkemizde dahi bilmediğimiz o kadar çok değerli ürünümüz var ki! Örneğin patlıcandan hamsiye kadar pek çok ürünün reçelini yapıyoruz ama kahvaltı sofralarımızda en çok şu meşhur markaların fındık kremalarını eksik etmiyoruz. Öz eleştiri yapmak gerekirse tüm dünyanın mutfağına merak sarıp inceliyor ama kendi mutfağımızdaki değerlerin farkına dahi varmıyoruz. Kabul edelim ayarımız yok bizim. Dünya mutfağı güzellemesi yapanlara “aslını inkar ediyor”, yerel mutfakta ısrar edene “geri kafalı kendini geliştiremiyor” diyoruz.


Aslında çok da zor değil! Geçmişimize bakmamız yeterli. En azından ben bugün bu kitabın yapraklarını karıştırırken çıktığım yolculukta gördüm ki; 1974 tarihli dünya mutfağı tariflerini denerken, bahçesinde yetiştirdiği güllerden yapılan reçelleri sofrasından eksik etmeyen bir adamın, Mustafa Akkök’ün yaptığını yapmam gerek. Bence biz geleneklerimizi yaşatarak ve yenilikleri takip ederek yaşamalıyız. Peki ya siz; bu konuda ne düşünüyorsunuz? Haksız mıyım!


Büyükbabam Mustafa Akkök'ün anısına; gül kokulu dostluklarınız olsun


Bir sonraki yazımda görüşmek üzere sağlıcakla kalın...


İsmihan Akkök

Yorumlar (1)
Mucahit Akay
Posted 23.10.2020 23:03:54 Cevapla

Yani ismihan hanim..! Birdaha etkilendim, ve sizin adiniza bu duygulari yasamaniza çok sevindim. gecmişinizden hayatiniza geçişlerin mutlulugunu yaşiyor olmalisiniz. Basarilarinizin devami dileğiyle...

Yorum Bırak